11 Mart 2014 Salı

Orhan Veli ve Nahit Hanım'ın mektupları meselesi...



Bundan tam iki yıl önce Yapı Kredi Yayınları Orhan Veli’nin kendi şiirlerini kendi sesinden okuduğu ses kayıtlarını yayımladı. ‘Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti’ adıyla yayımlanan kitapta Orhan Veli’nin dost ortamında kaydedilen, ve banttan önceki ‘tel’ tekniğiyle okuduğu 22 adet şiiri yer alıyor.

Kız kardeşi Füruzan Hanım, bu kayıtları yıllardır saklamış. Artık zamanı geldiğini düşünmüş ve bunları yayımlama kararı almış. Bu vesileyle kendisine ulaşmış ve kayıtların öyküsünü ve benim hayatımda vazgeçilemeyen bir yerde duran Orhan Veli’yi dinlemek için kendisini ziyaret etmiştim. Bunları elbette kendime saklamayacak, haberleştirecek ve Orhan Veli sevenlerine ulaştıracaktım. Hayatımdaki en büyük şanslardan birisi Füruzan Hanım’la tanışmak, onunla Orhan Veli’yi konuşmak oldu. Gazeteye döndüm. Deşifremi yaptım ve haberi teslim ettim. O gün yazı işleri yöneticileri beni çağırdı. Röportajı çok beğendiklerini fakat Orhan Veli’nin aşk hayatıyla ilgili hiçbir şey olmadığını söylediler. Ben de ‘Orhan Veli bu. Kesinlikle magazinleştirmek istemedim. Burada konu sadece o benim için” dedim. '''Profesyonellik''' gereği, “Ama bak gazetecilik maalesef böyle şeyleri de gerektirir” yanıtını aldım. Odadan çıktım ve Füruzan Hanım’a telefon açtım.

-Füruzan Hanım, size bir soru daha sormak isterim. Aşk hayatı nasıldı Orhan Veli’nin;

Biz bunları hiç bilmeyiz. Ağabeyim böyle şeyleri bizimle konuşmazdı.

- Kadınlarla arası nasıldı?

Aşkları hakkında konuşmak istemem. Bizim aramızda böyle şeyler pek konuşulmazdı. Ama çok çapkın birisi olduğunu söyleyebilirim. 'Aşk Resmi Geçidi' şiirini Nahit Hanım diye birisine yazdığı söylenir. Ama gerçekten öyle birisi var mıydı yoksa hayalindeki kadın mıydı bilmiyorum.


O zaman düşündüklerimin arkasında durmam gerektiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Çünkü Füruzan Yolyapan’ın Nahit Hanım için, “gerçekten öyle birisi var mıydı yoksa hayalindeki kadın mıydı bilmiyorum” cümlesi aslında bu işe hiç girmek istemediğinin, bu aşkı dillendirmemek istemesinin bir kanıtıydı. İşte bunun en büyük kanıtı da Orhan Veli ile kız kardeşinin söylemek istemediği Nahit Hanım arasında yaşanan aşkın belgeleri olan aşk mektupları oldu. Yapı Kredi bir kez daha müthiş bir işe el attı. Gereken izinler alındı ve evli olan Nahit Hanım’la Orhan Veli’nin aşk mektupları sandıkların arasından ‘Yalnız Seni Arıyorum’ adıyla çıktı. Kim bilir belki de zamanı gelmişti…

Çok şiirini biliriz Orhan Veli’nin… Hepsi de hepimizin hayatında farklı yerde oturmuş kalmıştır. Her duyuşumuzda her hatırlayışımızda yine ve yeniden aynı etkiyi yaratır. Bu şiirleri ilk kim okumuş biliyor musunuz? Nahit Hanım. Ve 36 yıllık yaşamdan daha nice notları… O mektuplardan bazı anekdotlar ise şöyle;


HAKKIMDA DEDİKODU VAR MI? VARSA EN ÇOK SEN DUYARSIN…

Nahit Hanım evli. Bekar olan Orhan Veli’ye yazdığı hemen her mektubu sitem ve kıskançlık dolu. Fakat Orhan Veli’yle olan münasebeti de sanat çevresindeki isimlerin malumu. Sabahattin Ali’den Sait Faik’e kadar. Hatta yine şiirlerinden birisini gönderdiği mektupta: “Sana bu mektupta bir şiir gönderiyorum. Fakat onu kimseye okuma. Belki değiştiririm. Ankara’da aleyhimde dedikodular var mı? Varsa herhalde en çok sen duyarsın. Daha doğrusu en çok sana duyururlar…” diyor…

SENDEN KONUŞABİLECEĞİM KİMİ GÖRSEM….

Çevirdiğim her sayfanın benimle etkileşimini tarif etmem çok zor. Bu öyle bir aşk ki, ortak dostlarına Nahit Hanım’ı soran Orhan Veli o günkü mektubuna şu notu düşüyor: “….Biraz konuştuk, senden bahsettik.. Kendisiyle senden konuşabileceğim kimi görsem seviniyorum…”

Bir akımın manifestosunu yazmış, bununla birlikte edebiyat tarihine geçmiş bir şair Orhan Veli.. Fakat bu topraklarda her zaman yaptığı işin karşılığını alamama kervanında en çok yer bulanlardan birisi aynı zamanda: şair (sanatçı). Bu mektupları okurken aşka dair her şeyinizi baştan yazıyorsunuz zihninizde. Fakat öyle yerler var ki, gözler yaşarmadan da olmuyor: “Mektubumu ayın 27’sinde yazdım. Fakat parasızlık yüzünden ancak bugün atabiliyorum.” Doğumundan 100 yıl sonra bile bizleri hala derinden etkileyen Orhan Veli, şiirleriyle 100 yıl sonrasında bile dağ gibi var oluyor, fakat o dönemde yazdığı sadece bir adet mektubu parasızlık yüzünden gönderemiyor…




27 Mayıs 1947’de yine Nahit Hanım’ın ‘kapris’ diye rahatlıkla nitelendirebileceğimiz sitemlerine yanıt verirken şunları söylüyor:”.. Nasıl yaşadığını biliyorum” diyorsun. Bilmiyorsun Nahit. Bilsen böyle bir şey söylemezsin. Çektiğim sefaleti, sıkıntıları bilsen, beni bu türlü şüphelerle üzdüğün için cidden utanırsın. Bir çorap alamadığıma üzüldüğüm bir çok günlerimi sabahtan akşama aç geçirdiğim sırada….”


İSTANBUL’U DİNLİYORUM

Ve işte o şiir… 8 Mayıs 1947 tarihli mektupta, “Abidin’in son şiirimi beğendiğini söylüyorsun. Son şiir dediğin hangisi? Bildirirsen kendisine gönderirim. Eğer “İstanbul’u Dinliyorum” ise yandım demektir. Çünkü onu yeni harflerle yazmak bir mesele.....Sana bu mektupta bir daha gönderiyorum. Ama onu pek beğenmeyeceksin sanırım… (Beğenmeyeceksin dediği şiiri ise bugün şarkılar bile söz olan, sosyal paylaşım sitelerinde kişisel bilgi bölümünde yer alan işte bu şiir:

GÜN OLUR

Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra.
Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
Çiçekler gürültüyle açar;
Gürültüyle çıkar duman topraktan.
Hele martılar, hele martılar,
Her bir tüylerinde ayrı telaş!...
Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi...

SADECE SENİN OLDUĞUN ŞEHİR

Nahit Hanım Ankara’da, Orhan Veli İstanbul’da… İkili çok fazla yüz yüze görüşme imkanı bulamıyor. İşte bu noktada Orhan Veli şöyle yazıyor sevdiğine; ”Benim için güzel şehir, çirkin şehir diye bir şey yok. Sadece senin bulunduğun şehir, bulunmadığın şehir” diye bir şey var…

Kız kardeşi Füruzan Hanım’la sohbetimiz sırasında ona ağabeyinin en sevdiği şiirleri sormuştum. O yanıtlardan birisi olan ‘Hürriyete Doğru’ şiiri de bu mektuplar arasında;

2 EKİM 1947

“Aile’nin son sayısında bir şiirim var. Hürriyet kelimesini tek (r) ile dizmişler. Kötü olmuş. Mamafih o haliyle bile bana mecmuanın en iyi şiiri gibi geldi. Bunu söylemek pek bana düşmez gibi ama zararı yok, yalnız sana söylüyorum.Üstelik en sevdiğim şiirlerimden biri.” Kendisi gibi kardeşinin de en sevdiği şiirlerden birisi o…

HÜRRİYETE DOĞRU

Gün doğmadan,
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,
İçinde bir iş görmenin saadeti,
Gideceksin
Gideceksin ırıpların çalkantısında.
Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;
Sevineceksin.
Ağları silkeledikçe
Deniz gelecek eline pul pul;
Ruhları sustuğu vakit martıların,
Kayalıklardaki mezarlarında,
Birden
Bir kıyamettir kopacak ufuklarda.
Denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin;
Bayramlar seyranlar mı dersin,
Şenlikler cümbüşler mi?
Gelin alayları, teller, duvaklar,
Donanmalar mı?
Heeey
Ne duruyorsun be, at kendini denize:
Geride bekliyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, Her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere...
             
Orhan Veli 10 Kasım gecesi Ankara’da belediyenin açtığı çukura düşerek başından yaralandı. İstanbul’a döndü ve 14 Kasım günü arkadaşında öğlen yemeği yerken fenalaştı. O gece 23.30’da Cerrahpaşa Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Alkol zehirlenmesi denilse de otopsi sonucu beyin kanaması sonucu öldüğü açıklandı. Füruzan Hanım, çukura düştüğü günden kısa bir süre sonra yanlarına gelip bacağını açtığını ve bacağın boydan boya kan ve yara içinde olduğunu anlattı. Ağlayan gözlerle.. Aradan 63 yıl geçse de kardeş acısını ilk günkü gibi yaşarak beni günlerce etkisinden kurtulamayacağım o günü benimle paylaşarak…
Bu kitaptaki son mektup 12 Kasım 1950 tarihli. Nahit Hanım’dan ‘Orhan’a.

Nahit Hanım gönderemediği bu mektubunu bu deste içinde saklıyor:

Orhan, cevapsız mektup yazmak çok garip oluyor. Rüyamda seni gördüm. Ankara’ya gitmişsin. Sana Dora iş bulmuş. Seni acaba Ankara’da mı diye düşündüm…. Senden muhakkak mektup bekliyorum. Uzun olsun, baştan savma olmasın.. Yeni şiirlerini istiyorum. Gözlerini öperim, Nahit.

Ne güzel adamdın sen Orhan Veli.....

3 Mart 2014 Pazartesi

Oda Müziği Festivali meselesi...


III. Opus Amadeus Oda Müziği Festivali dopdolu programıyla başladı. Üç yılda dünyanın önemli orkestralarından müzisyenleri Türkiye’de ağırlayan festival, açılışı dün Berlin Filarmoni Orkestrası’nın başarılı sanatçıları ve ünlü piyanistimiz Özgür Aydın, Mozart, Mahler ve Haydn’ın eserleriyle yaptı. Oldukça da keyifliydi. Ben Mehmet Mestçi’yle Pera Müzesi’nde gerçekleştirilen Küçük Gece Müziği dinletilerinde tanıştım. Orada da oldukça güzel konserlerin altında imzalası var. Bir müzenin içerisinde klasik müzik dinlemek binlerce kişilik bir salonda izlemekten çok daha doyurucu olsa gerek. Mestçi yüksek bütçeli herhangi bir kurum altında olmadan bu tarz projelere imza atıyor. Bunun sonuncusu da Opus Amadeus Oda Müziği Festivali. Türkiye’de bir oda müziği festivali yapıldığını, bu festivale dünyanın önemli orkestralarından solistlerin getirildiğini, Türkiye’deki genç ve başarılı müzisyenlerin de bu etkinlik altında buluşmaları beni ayrıca mutlu edenlerden… Bu bakımdan Mestçi’yi bir klasik müzik sever olarak kutluyorum. 11 Nisan'a kadar Fulya Sanat ve St. Antuan Kilisesi’nde konserlere imza atacak olan festivalin sanat yönetmeni Mestçi’den şöyle dinledik…

-Opus Amadeus Oda Müziği Festivali nasıl bir festival?

Çiçeği burnunda bir festival olarak çok zengin, farklı programlara önem veren ve ilklere imza atan bir anlayışla 2012’de düzenlenmeye başladı. Ancak organize ettiğimiz klasik müzik  festivallerinin evveli de var. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti ana sponsorluğunda 2010 ‘da düzenlenen Chopin  Piyano Haftaları ve 2011’de düzenlediğimiz Liszt Piyano Haftaları ülkemizdeki en uzun piyano festivalleri olarak büyük ilgi gördü. Ancak Opus Amadeus  artık sadece  piyanoya adanmış bir festival değil, tüm enstrümanların temsil edildiği geniş repertuvarlı bir oda müziği festivali. Son derece dinamik ve aşk dolu.

- Böyle bir 'oda müziği festivali' düzenleme fikri nasıl çıktı?

Bana bu fikri Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası Genel Sanat Yönetmeni Murat Katoğlu verdi. Daha evvelden gerçekleştirdiğimiz Chopin ve Liszt Piyano Fesivallerinden sonra artık sıra aslında oda müziğine gelmişti. Sayın Katoğlu bunu  zamanında hissetti. Ben de Franz Liszt Akademisi’nde devam eden öğrencilik yıllarımda Budapeşte’deki yüzlerce oda müziği konserini hayranlıkla takip ettiğimden bu senelere yayılan birikimin başdöndürücü enerjisiyle Opus Amadeus Oda Müziği Festivali’ni düzenlemeye başladım.

- Bu yıl 3’üncüsü gerçekleştirilecek. Aslında büyüme döneminde diyebiliriz. İlk yılla bu yıl arasında festivali nerede görüyorsunuz? Hem program hem seyirci ilgisi bakımından? Son zamanlarda klasik müziğe ilgi arttı gibi...

İlk yıl ile bu yıl arasında aslında tema, içerik ya da sanatsal kalite açısından hiçbir fark yok. Ancak bu seneki festivali farklı bir noktaya taşıyan dünyanın en iyi orkestrası olan Berlin Filarmoni’nin sanatçılarının değerli piyanistimiz Özgür Aydın ile Opus Amadeus Festivali’ne katılmayı kabul etmeleridir. Bu benim için büyük bir sürpriz ve onur oldu.

- Amacı nedir peki bu festivalin?

Oda müziğinin büyüsünü, tılsımlı armonilerini, birbirinden güzel renklerini  ve melodilerini çok güzel konser mekânlarında ve sıcacık bir oda müziği ortamında değerli dinleyicilerle paylaşmak ve onları konserler  boyunca başka dünyalara sürüklemek en büyük amacımızdır.

- Mekân konusunda St. Antuan Kilisesi de var. İstiklal Caddesi’nde olması da oradaki konserlere katılımı artırıyor sanırım. Orada hangi etkinlikler olacak? 

 31 Mart'ta Romain Leleu ve Ghislain Leroy trompet-org resitali, 9 Nisan'da Collegium Musicum Den Haag ve 11 Nisan akşamı festival kapanış konserimiz olan Aura Musicale Topluluğu ve ünlü Avusturyalı bas Wolfgang Bankl konseri Beyoğlu Saint Antoine     Kilisesi'nde gerçekleşecek festival konserlerimiz olacaklar.


Çağlar arasında keyifli yolculuk

- Bu yıl klasik müzik severleri neler bekliyor? Festivalde neler var?

9 Mart’ta CSO Cello Quartet’in konseri var. Klasik müzik dışında başka müzik türlerini de içeren programıyla dikkat çeken bu topluluk; Bach’tan Beatles’a Duke Ellington’dan Şostakoviç’e çağlar ve türler arasında keyifli bir seyahate çıkaracak dinleyicileri. 16 Mart’ta arp sanatçısı Çağatay Akyol ve Ankara Filarmoni Orkestrası solistleri sahne alacak. Geçen yıl festival dinleyicilerini büyüleyen, arpın başrolde olduğu bir topluluğun Türkiye’de başka bir örneği yok. İtalya’nın başarılı topluluklarından Quintetto Bottesini, 27 Mart’ta vereceği konserde dünya çapında alkışlansa da ülkemizde ne yazık ki az çalınan Avusturyalı geç klasik-erken romantik dönem bestecisi Hummel’in önemli eserlerinden “Piyano’lu Beşli”sini seslendirecek. Hollanda’nın sevilen genç Barok topluluklarından Collegium Musicum Den Haag, 9 Nisan’da Beyoğlu Sent Antuan Kilisesi’nde. Festivalin kapanış konseri 11 Nisan’da Avrupa’nın en iyi Barok topluluklarından, pek çok başarılı CD kaydına imza atmış, Budapeşte kökenli Aura Musicale Topluluğu, Avusturya’nın en iyi baslarından Wolfgang Bankl ile Bach ile Handel’in kantatlarını, Biber, Purcell ve Vivaldi’nin eserlerini seslendirecek. 

http://www.aksam.com.tr/yasam/kultursanat/son-derece-dinamik-ve-ask-dolu/haber-289069
Seray ŞAHİNLER / seray.sahinler@aksam.com.tr


Mehmet Mestçi'ye teşekkürler..


10 Şubat 2014 Pazartesi

Bugünü yakalayan bir isim: Suat Derviş



Acımasız olduğumuz isimlerden bir tanesi de Suat Derviş. Hem edebiyatımızda iyi eserler, başarılı romanlar üretmesi, hem de ilk ‘kadın yazar’larımızdan olması onu bugün önemli bir yerde konumlandırmaya yetmiyor maalesef...

Bunca zaman içinde Suat Derviş nasıl unutuldu nasıl unutturuldu bilmiyorum. Fakat İthaki Yayınları sayesinde bir zamanların ‘çok satanların’ın bugüne dönüşü arasına yerleşti. Yayınevi eylül ayından itibaren Derviş’in ,’Fosforlu Cevriye’, ‘Hiç’, ‘Ankara Mahpusu’, ‘Kara Kitap’  gibi kitapları peşi sıra yayımlayarak güzel bir işe el attı.

Derviş ilk kadın yazarlarımızdan, döneminin oldukça ilerisinde... Böylece edebiyat dünyasına geri döndü bir bakıma. Yazara ilgi büyük. Kadın dünyasını en şaşırtıcı detaylarına kadar anlattığı için bugün sadece yazmak için yazılan ve kadın dünyasını anlattığını iddia eden ‘eserler’in yanında Derviş’e de ‘ilgi gösterilmeye’ başlandı. Bugün Suat Derviş’in yeniden gündeme gelmesini, bu işin mimarlarına sordum. İşte yanıtlar: 

FOSFORLU CEVRİYE ETKİSİ

Bülent Dervişoğlu  Suat Derviş’in bugün hayatta olan yakınlarından. Yazarın hakları onda. Amerika’da yaşıyor. Ve halasını şu sözlerle anlatıyor: “Suat Derviş’in Fosforlu Cevriye eseri Türk yaşam ve karakterine çok uygun ve okuyanın kolayca anlam verebileceği bir hayatı anlatır. Eserin Türk sinema filmi olarak çevrilmiş olması da bu eserin popülaritesini arttırdığı için halk arasında en çok bilinen eser olmuş. Diğer eserlerinin giderek yayımlanmakta olması okurların artık Suat Derviş'in sadece edebi anlamı olan yapıtlarına değil sosyal konulardaki görüşlerine de merak saldığını gösteriyor.”

ARAŞTIRMACILAR ONDAN YARARLANMALI

Bülent Dervişoğlu’nun ilginç bir de tespiti var. Yazarın sosyolojik gözlemdeki başarısı için şunları söylüyor: “Bugünkü buluşmanın hızlanması için Suat Derviş’in hayatta iken yazdığı ve belirttiği fikirlerin bugünkü güncel konularda da geçerli olduğunu gösteren örnekler vermek yararlı olur. Zamanımızın yazar ve sosyal araştırmacıları Suat Derviş’ten bugünkü olaylar çerçevesinde yararlanmaya başladıkça Suat Derviş’in fikirlerine alaka artacaktır. Su anda Suat Derviş sanki fikirleri sadece geçmişte geçerli ama bugün için geçerli olmayan zarif, hazin eserler yazan bir edebiyatçı görünümünde sunulmakta. Suat Derviş’ten bahis ederken onu güncel olarak görmek yararlı olacaktır.”

HAK ETTİĞİ İLGİYİ GÖRMÜYOR

Dervişoğlu yazara olan ilginin de yeterli olmadığını belirtiyor:  “Suat Derviş hak ettiği ilgiyi görmüyor. (Kitaplarının yeniden yayınlanması bu konuda faydalı olacaktır). Sadece kitapları değil kitaplarından alıntılar ve/veya yazıları, gazete ve mecmualarda güncel konu ile ilgili bir durumu izah etmek için yeniden sunulabilinir. Özel yaşamında bana en çok tesir etmiş olan, ve birçok şekilde de bana tesirleri olmuş özelliği kendi düşüncelerine olan hürmeti ve onların doğrultusunda hareket etme çabası/arzusu. Yazılarında ifade ettiği fikirleri ve yaşamı tamamen paralel gitmiş olmasına rağmen ilk yazısı kendisinin haberi olmadan yayımlanınca çok kızmış olması onun hem kendi fikirlerine verdiği kıymeti hem de fikirlerini ille de etrafa yayıp kabul ettirme ihtiyacı olmadığını gösterir.

KADINI ELE ALMAYA ÇALIŞAN İLK KADIN

Kitabınbugün yeniden basılmasını sağlayan İthaki Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Öz’e Suat Derviş’i yeniden yayımlama kararının gerekçesini sordum. Yanıtı şöyle: “İlk kitabı 1920 yılında (Kara Kitap) yayınlanan ve 1972 yılındaki ölümüne dek geçen zaman zarfında, sürekli yazıyla iç içe geçen bir öykü Suat Derviş'inki. Cumhuriyetle yaşıt bir yazarlık serüveniyle karşı karşıyayız. Hikaye, şiir, roman, deneme dahil edebi türlerin çoğuyla haşır neşir ve aynı zamanda gazeteci… Sosyalist ve feminist. Bugünlerde iyice gün yüzüne çıkan “kadın sorunu”nun ve ataerkinin tüm veçhelerini erkenden yapıtlarında ele almaya çalışan ilk kadın yazar. Yani ne iktidar ne de muhalefet hazzetmiş ondan. Kaçınılmaz olarak kanondan dışlanmış da biri. Yapıtlarının derli toplu bir basımı dahi gerçekleştirilmemiş. İşte bu nedenlerle yapıtlarını yeniden yayınlamak ve tüm değerlerin yeniden tanımlanmasının zorunlu olduğu bu kavşakta Suat Derviş’i bugünün okur/yazarlarıyla buluşturmak istedik.”

ZAMAN VE MEKANIN ÇOK ÖTESİNDE

Ve yazarın her satırıyla birebir iç içe olan editörü atlamamak gerek. Uzun bir zaman sonunda Suat Derviş’in her kelimesindeydi kitap editörü Arzu Sarı. Bir hayli etkilendi. Bu etkileşimi de şu sözlerle anlatıyor: “Suat Derviş'in ismi yazar olarak genelde toplumcu gerçekçi yazarların arasında anılır. Oysa edebi anlamda en azından şimdiye dek ulaştığım eserlerini göz önünde bulunduracak olursam, Suat Derviş'in yazarlığını bir edebi türe dahil etmekte zorlanıyorum. Örneğin Ne Bir Ses... Ne Bir Nefes... gibi eserlerinde gotik edebiyatın izlerine rastlanıyor.Diğer taraftan kimi eserlerinde aşk temasıyla kadın olgusuna yer veriyor. Bir edebi türle sınırlandıramayacağım kadar çok konuda ve daha farklı bir bakış açısıyla yazdığını düşünüyorum eserlerini. Bununla birlikte eserlerinde bence genel olarak "insan"ı anlatır. Belki de bu yüzden eserlerinde hala kendime dair bir şeyler buluyorum, zamanın ve mekanın ötesine geçiyor.”


28 Ocak 2014 Salı

SALT'ta bir Osmanlı ailesinin hafızası

Osmanlı’nın son dönemleri, cumhuriyetin ilk dönemlerinde yaşayan bir ailenin hayatı nasıldı? SALT, bu döneme ışık tutan bir sergiyle sanatseverlerle buluşuyor. Ece Zerman’ın yüksek tezinden yola çıkarak oluşturduğu “Arşivi Parçalamak: Bir Osmanlı Ailesinde Temsil, Kimlik Hafıza” projesinde, Said Bey’in kişisel arşivi. Çeyizler, lavanta kokulu parfümler, kitaplar, ajandalar sizi 1900’lerin başına götürecek…



Said Bey bir politikacı değil. Yazar, sanatçı ya da sporcu da değil. 1865 yılında doğup, 1928 yılında hayatını kaybeden önce Osmanlı sonra da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Mekteb-i Sultani yani Galatasaray Lisesi’nin ilk mezunlarından. Kendi okulunda bir dönem hocalık yapmış, sarayda tercüman olarak çalışmış herhangi biri.  Her gününü ajandasına not alan, sinemaya giden, çocuklarına Fransızca dersleri verdiren, piyano çalan bir entelektüel. Said Bey’in hayatına dair her şey kızının torunu Hatice Gonnet Bağana tarafından bugüne dek özenle ve saklandı. Belki de Hitit uzmanı olmasından kaynaklı, dedesine ait her belgeyi korudu. Geç Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyet’e geçiş döneminde yaşayan bir ailenin yaşamöyküsünü, bugünün insanıyla buluşturmak için de elindeki her şeyi SALT Araştırma’ya bağışladı.


KİMLİKLERİ NASIL OLUŞTU?

SALT, beşinci ‘Açık Arşiv’ sergisinde geç Osmanlı döneminden Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına uzanan bir serüveni anlatıyor. Genç tarihçi Ece Zerman Paris’te yüksek lisans tezini hazırlarken Osmanlı ailesinin hayatını merak ediyor. Bu serginin hikayesi tam da burada başlıyor. 2009’da Hatice Gonnet BBağana ile tanışıyor ve Said Bey’in aile hayatına dair tüm belgeleri incelemeye başlıyor.


ARŞİVİ PARÇALAMAK

 ‘Arşivi Parçalamak: Bir Osmanlı Ailesinde Temsil, Kimlik, Hafıza’ adlı sergi, Said Bey’in arşivinin 1900-1940 yılları arasındaki dönemine odaklanıyor. Sergi karmaşık bir geçiş sürecinde bir ailenin kendisini yazı, fotoğraf, anlatı, müzik ve nesnelerle nasıl ifade ve temsil ettiğini anlamaya çalışıyor. Aile üyelerinin kendi hafızlarını nasıl oluşturduğunu ve sakladığını, bu hafızanın erken cumhuriyetin kurulmakta olan ulusal anlatısıyla nasıl iç içe geçtiğini, kendi sınırlarını çizerek kimliklerini nasıl kurguladığını ve kimleri birer öteki olarak bu sınırların dışında bıraktığını inceleme fırsatı sağlıyor.

ÇOCUKLARA BONBON, EVE TERLİK

Biyografik sergilerde genellikle ünlü isimlerin günlük hayatından kıyafetleri, kullandığı eşyaları, yazdıklarını görürüz. Fakat o dönemde yaşayan insanların gerçek hayatında neler vardı, nelerle ilgileniyorlardı, neler satın alıyorlardı. Belki de ilk kez bu sergide göreceksiniz. Said Bey’in günlükleri çok meşhur. Her gün ne olduysa, ne satın aldıysa hepsini günlüklerinde yazmış. ‘Bugün çocuklara bonbon aldım. Esvap aldık, terlik aldık.’ ‘Kayınvalidemin cenazesini defnettik. Şu kadar da para harcadık’ gibi gün be gün yaşadıkları ne varsa hepsi günlüklerinde yazıyor.










SAİD BEY 




30 Aralık 2013 Pazartesi

Henüz on yedi yaşında...



Henüz on yedi yaşında... İsmi bile insanı hüznün ortasına düşürmeye yetiyor… Edebiyatımızın en önemli isimlerinden Ahmet Mithat Efendi’nin bu muhteşem eseri.. O dönemde yaşamış biri, bir gazeteci, bir yazar nasıl olur da bir hayat kadınını hayatını yazmayı düşünür diye sormadan geçemiyor insan.

Kapı Yayınları müthiş bir işe el attı ve Türk Klasikleri’nin bir bölümünü yeniden yayımladı. Hem de Selim İleri’nin sunuşuyla. Eylül, Şehir Mektupları, İntibah gibi (belki de 100 temel arasında olması münasebetiyle) gibi bilinen eserlerin yanı sıra Ahmet Mithat Efendi’nin çok da ‘popüler’ olmayan bu kitabı da dizinin içinde yer alıyor. 

Roman tarzında kaleme alınan bu eserde Ahmet Efendi ve arkadaşı Hulusi, Beyoğlu’nda güzel bir akşam geçirdikten sonra şiddetli yağmura yakalanır. Evlerine gidemeyecekleri anlaşılınca da, araba aramaya başlarlar. Fakat bulamazlar. Otellerin son olarak akşam saat 6’dan müşteri kabul etmemeleri akıllarınca gelince çareyi geneleve gitmekte bulurlar. Deli dolu Hulusi’nin amacı farklı olsa da Ahmet Efendi sadece dışarıda kalmamak için buraya gelir. Kendisine Kalyopi adından bir Rum kızı verilir. Henüz on yedi yaşında…

Tek amacı bir an önce sabah olup buradan kurtulmak olan Ahmet Efendi ile Kalyopi arasında o gece ilginç bir etkileşim yaşanır. Ve Ahmet Efendi o günden sonra her gününü genelevde geçirmeye devam eder. Ama aralarındaki asla bir aşk değildir. Kalyopi de bu genç yaşında kimseden görmediği merhameti Ahmet Efendi’den görecektir. Ahmet Efendi bir gün Kalyopi’nin ilginç hikayesine tanık olacaktır… Ondan sonrası ise tamamen değişir.

Dönemin ahlaki açıdan iyice değişen hayatını, Beyoğlu’ndaki fuhuş dünyasını gerçekçi bir anlatımla gözler önüne seriyor Ahmet Mithat Efendi… Böyle bir konuyu ele alıyor.. Hem de oldukça gerçeklikle.. Belki de en önemlisi bugünün okuruna da bu hikayeyi okutup aradan geçen bir asırlık süre zarfında kendini bir insanın nasıl kötü yola düşebileceğini, nasıl kurtulabileceğini ve o insanların iç dünyasında neler yaşadığını da düşündürterek. İşte bu da Ahmet Mithat Efendi’nin ismini neye borçlu olduğunu fazlasıyla gösteriyor bize…

23 Aralık 2013 Pazartesi

Beethoven Festivali başlangıç olsun!




Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası Türkiye için büyük bir adım attı ve 15.yılını düzenlediği Beethoven festivali ile kutladı. Klasik müziğin en büyük isimlerinden birisinin adına özel olarak düzenlenen festival 3 gün sürdü. Fakat Mart ayında Rudolf Buchbinder’le piyano sonatları etkinliğiyle İstanbullularla buluşmaya devam edecek. Umuyoruz ki bu tarz projeler için bir başlangıç teşkil eder.Tümüyle Beethoven yapıtlarına adanan festivalde ilk akşam performansıyla büyüleyen, Christian Tetzlaff, Beethoven'ın 3. Senfoni'sini ve Keman Konçertosu Op.61'i keman virtüözü icra etti. İkinci akşam Alexei Volodin, Beethoven'ın "5. Piyano Konçertosu"nu yorumladı. Bütün bu eserler arasında gözlerin programda 9. Senfoni’yi de aradı.

Dev orkestranın büyük şefi Sascha Goetzel festival mutluluğunu yaşayan ve seyirciye hissettirenlerdendi. Özellikle Missa Solemnis’in sahnelendiği son akşamki performansı hepimizi kendisine ve ekibine bir kez daha hayran bıraktı.

Borusan Kültür-Sanat Genel Müdürü Ahmet Erenli ile geçtiğimiz ay yaptığımız söyleşide festivalle ilgili “15. yıl sezonuna bir tema ararken BİFO’nun ilk sezonunda Beethoven’in öne çıktığını fark ettik. Ülkemizde de en sevilen bestecilerin başında gelen Beethoven’ı ana tema yapmamızın doğru olacağını düşündük. Bu yıldan itibaren her yıl gerçekleştirmeye karar verdik ve ilkine Beethoven Festivali dedik. Tek temalı festival yapmak zor. Bunu dünyada da az görüyoruz. Bizimki daha mütevazı bir festival olacak. İçinde koral eserler, senfoniler, konçertolar ve ilk kez bir dans projesi yer alacak. Ama yüzde yüz Beethoven Festivali ülkemizde bir ilk olacak” demişti. Erenli ve ekibi bu sözlerin hakkını fazlasıyla verdiğine böylece tanık olduk. Teşekkür ediyoruz.
Fakat Lütfi Kırdar’a adım atmadan önceki atmosferi diğer konserlerden farksız oldu. Bir ‘festival’ adı ve Beethoven’ı duyunca kapıdan içeriye girdiğimizde çeşitli sürprizlerle karışılacağımızı düşünmüştük. Ama salondan içeriye girdiğimizde orkestranın performansı bize bu düşünceden çıkmamızda yardımcı oldu diyebiliriz. BİFO’yu binlerce kez alkışlıyor ve nice 15 yıllar diliyoruz. Önümüzdeki festivalin temasını sabırsızlıkla bekliyoruz.

19 Ekim 2013 Cumartesi

Nazan Bekiroğlu, ben ve Mimoza Sürgünü!

Nazan Bekiroğlu'nun son kitabı 'Mimoza Sürgünü'

Edebiyatımızın naif kalemidir Nazan Bekiroğlu,

Eminim önce okurları sonrasında da onu tanıyan herkes,”O sakın kırılmasın, hiç üzülmesin” ister.. Yüz ifadesinden mi yazdıklarından mıdır bilinmez.

Benim bu güzel ve güzel yürekli kadınla hikayem ise İstanbul İletişim’i bitirmeden önce Trabzon KTÜ’de geçen 3 yıllık hayatımda başladı. Evet, kendisi hocamdı. O zamanlar çoğumuz tanımıyorduk ismi dışında. Kitaplarını dahi okumuşluğumuz yoktu. Bir gün dersimize geldi. O da ne, ne kadar güzel bir kadın! Yüzünü mü saçlarını mı, mor elbisesini mi inceleyelim bilemedik. Sonrasında konuşmaya başladı, kendini tanıttı ve hepimizi içine nereden geldiği belli olmayan bir huzur doldu. Nazan Hoca’mızdı artık bizim. Ses tonuyla, Türkçe’siyle anlattıklarıyla dersi hiç bitmesin istiyorduk. Yanlış hatırlamıyorsam Salı günü sabah saatiydi dersi. Çoğumuz koşa koşa geliyorduk.

Bir gün 5 dakika geç girdiğim sınıfta en ön sıranın üstüne oturmuş kitap okuyordu. Sınıfta çıt yok. Sait Faik’in “Havuzbaşı” öyküsüydü okuduğu. Çaprazına oturdum ve ben de dinlemeye başladım. Beyazıt Meydanı’ndaki bu iki köylünün diyaloğunu o olağanüstü diliyle nasıl okuyordu? Aynı gün dersten çıkışta hemen gidip Sait Faik’in Havuzbaşı öykü kitabını aldım. Kitabın ilk hikayesiydi Havuzbaşı. Okuyordum ama kulağımda hep Nazan hocanın sesiyle. Gözlerim yazının üzerinde gidip geliyor ama aslında Nazan hoca okuyordu. Bir süre sonra İstanbul Üniversitesi’ne geçtim. Kitabı aldım, bir ders çıkışı 5 dakikamı ayırarak rektörlüğün önüne oturdum. Kitabı açtım. Yine kulaklarımda o ses. İşte tüm Türkiye’yi yazdıklarıyla kendisiyle bağ kurduran bu kişi, bende de böyle bir iz bıraktı.

Öğrencilerinin ismini ezberleyememekten şikayet eder Nazan hoca. Muhtemelen beni de hatırlamaz. Ama o gün bugündür hep aklımdadır. Şimdilerde yeni kitabı çıktı. Mimoza Sürgünü. Timaş Yayınları'ndan. Gazeteye gönderdiler, kitap elime geçti. Hemen okudum. 278 sayfa yoğun tempoda çalışan benim için 3 güne sığdı. Takipçileri bilir, yazıların çoğu Zaman Gazetesi'nde de yayımlandı.

Deneme türündeki bu eserde Nazan hoca kısa kısa anlatılar sunuyor. Ve ne büyük şans ki onun sesinden en az bir öykü dinlemiş ben için bütün kitabı tekrar benim için okuyormuş gibi hissediyorum.Neler yok ki “Mimoza Sürgünü”nde.. Savaş, aşk, ortaokuldaki 6 yıllık sınıf arkadaşına duyduğu özlem, Kudüs’e olan tarifsiz sevgisi, Lale Devri, bir çiçeğin bir devre nasıl ismini verdiği, gecekondu hayatındaki samimiyetin koruma altına alınma gerekliliği, Tolstoy, Dostoyevski ve bunlarla buluşma anı.

Dostoyevski’den bahsetmişken kısa bir anım daha.. Nazan hoca yazmaya çok önem veriyordu. Patavatsız bir cümle değil benimkisi, illa edebi alanda olmasına gerek yok. Hayatın her anında. Öyle ki vize sınavlarımızdan bir tanesini yazılı sınav olarak yapmamış, tuttuğumuzu deftere bakar notlandırmıştı. Hepimizi sırayla çağırdı, dönem boyunca neler yazdığımızı, nasıl yazdığımızı tek tek inceledi. Notunu verdi. Derslerden birinde kitap okurken notlar almamızı söyledi ve yine unutmayacağım cümlelerden birini ekledi: “Bir edebiyat profesörüyüm. Dostoyevski’i sayısız kez okudum. Fakat her kitabını hala okuduğumda notlar alıyorum”

İşte ben de bundan sonra notlar almaya başladım. Küçük bir deftere notları geçirdim. Her kitabın bende bıraktıklarını İstanbul kapaklı bu defterime yazarım. Fakat “Mimoza Sürgünü”ne not yetiştiremedim. ,

Yarısından sonrasını 2.okuyuşum için notlandıracağım. Öyle ki hiçbir cümleden kopamıyorsunuz. Tek bir kopyası olan ve sadece kendisi için olan yazılarından kitaplaştırma sürecinde nasıl koptuğu, okuduğu kitaplardaki birbirine benzeyen ve çok fazla ön plana çıkmayan ‘silik karakterleri’söylenecek sözün bittği zaman başlayacak olan ‘ah’ı, İran’ı, Suriye’yi, evindeki ‘sinek’ ile tatlı kapışmasını okuyacaksınız bu kitapta. Hem de en stresli anınızda sizin için bir terapi olacak. Daha da karmaşık hale gelen bizi günden güne fazlasıyla tüketen bu dünyada ‘Neden’ sorusunu daha sık sormaya başladığınızda Nazan hoca size gereken açıklamayı yapacak; “Evrende hiçbir şey olup bitmiyor. Sürekli tekrarlanıyor. Her şey her an yeniden yaratılıyor. Zaman çizgi gibi ilerlemiyor. Dönüyor, bükülüyor. Nokta oluyor!”